arkadaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arkadaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2023 Çarşamba

Affetmek

 Kimleri affetmedim ki diye düşündüm sabah işe yürürken.

Selin Ankara'ya gidiyor , 20'li yaşların tüm saçmalıkları ile mutlu ve o mutlu olduğu için ben çok mutlu.

Nehir..aman Allah çocuk üniversitenin ilk senesini bitirdi kaşım gözüm derken her şeye rağmen.  Eğitim olmasın diye uğraşan değerli yöneticilere rağmen eğittiğimiz çocuklarımız...

Selin'i yolcu etmeye tren istasyonuna gittim ve oradan da işe yürüdüm işte , onu anlatıyordum.


Yalan dolan beni işten attıranı affetmişim. (Bana zimmetli  master bantları saklamıştı, işten atılınca getirip masama bıraktı)



Senin eşine ben daha uygunum, ben onu daha mutlu ederim diyeni affetmmişim ( Allah günah yazmıyo ben ne diyeyim dedim sanırım bi şekilde )

Dostluğa ihanet edeni, vefasızlığın kitabını yazanı affetmişim.

Gezi nedeniyle işten çıkartıldığımda, onca emek verdiğim onca seneyi paylaştığım insanlar sırtını döndü ya korkudan...2 kişi hariçtir. Kendimi zorlaya zorlaya onları da affettim ama o iki kişiyi başıma taç ettim o ayrı mesele.

Kaza geçirip yatalak olduğumda evime gelen ve neyim var neyim yoksa çalıp giden " canımın yarısı" şahsı da affetim. Komiktir ben onu affettiğim için bana kızgın, o benle konuşmuyor

İftira atanı, yarı yolda bırakanı da affettim.



Annesinin yüksek makamını kullanıp, sadece bana duyduğu kıskançlıktan dolayı kızımın bursunu kestirip okuldan ayrılmasına neden olanı da affettim.

Liste uzar gider.

Kimi ya da neyi affedemez insan? Sınır ne bu konuda?

Hiç bilmiyorum.

Ama onu affedemiyorum. Affedeceğimi de sanmıyorum.

İnsan kardeşini bırakıp gider mi?


tıklayın fotoğrafa, çalsın bizim şarkımız


28 Eylül 2016 Çarşamba

Umman


Bankanın birine kızdım sabah.

Ama önce, çok lütfen tık. Extra severim bunu,paylaşmazsam ölürüm.

Önce,  karşıma çıkan hanıma sabahını rezil edeceğimi ama bunun şahsıyla ilgili olmadığını söyleyerek peşinen özür diledim.
Sonra avaz avaz ve avaz..
Öyle böyle değil deliler gibi haklıydım.
15 sefer hoşgörmüş,uyarmış,aramış,"ok" almış 16. sefer yine mağdur olmuştum.
Bulup bulabildiği tek çözüm önerisinde de benim bir ödeme yapmam gerekiyordu.
Tükürdüğümün mevzuatı böyle söylüyordu çünkü.
Zaten film oradan sonra koptu.
Bana bir üstünü bağla dedim.
Bunca yıl şikayet yerinde çalışmışım,insanların dertlerini zevk ,zevklerini dert edindiğim tam 15 senem var benim!
"Bir üst" genelde sistemi harekete geçiren sihirli cümledir.
Zor şer bir üstünü bağlattım, kayıt altına aldık biz size döneceğiz söylemlerini reddettim.


Bir üstü  sakin bir hanımdı. 
Mübarek mevzuattan söz açılınca mahkemeye vereceğim sizi, o mevzuat hep mi müşteriyi didikler bal gibi siz hatalısınız dedim.
Bizzat sizinle ilgilenen ben olacağım dedi, ben tutturdum o  orta yolu açtı.
Belki yarım saat sürdü bu görüşme.
O arkadaşınıza söyleyin, çağrı merkezindekiler sesini sertleştirmez öyle,hele Kurum haksızsa hiiiiiiç çekemez karşınızdaki. hem haksız hem çemkirik: edep ya hu. ..dedim.
Bir kaç saat sonra o yetkili beni aradı.
"Kadriye Hanım" dedi. "Ben S.. G.." 
Kalakaldım.
Bir an sessizlik
Sonrasında ikimiz de bastık kahkahayı.
Üniversiteden çok sevdiğim bir sınıf arkadaşım çıkmasın mı?
Görüşmeler esnasında o da bilmiyormuş ben de bilmiyordum.
O, benimle ilgili işlem yaparken fark etmiş (her iki soyadımı kullanan aklımı severken  "eski soyad" deyip aslımızı inkar etmeye zorlayan sistemin...")


Hayat," huysuzluk edip durma kadın" dedi bana.
Biraz gevşe..güzel sürprizlerle dolu yollar çoğu zaman.
Hayat "bana inan" diyor sürekli, nasıl da kaskatı öfkemiz-yargılarımız aslında.


30 Nisan 2015 Perşembe

Bir Cenaze Güncesi

Selin,Bilfen mezunu.
Bilfen, hiç de anlatıldığı gibi çocukları yarış atı misali koşturan bir okul değil .Başarıyı , şansı tesadüflere bırakmayan sistemli bir okul sadece.Evet sıkı, evet hızlı verip hızlı alan bir okul ama siz zaten bunları bilip, çocuğunuz bu tempoya müsaitse oraya gitmelisiniz.
Nehir'i Bilfen'e vermeyi hiç düşünmedim.
Neşeli bir bülbüle nağme öğretmeye benzerdi..onun kendi müziği var 
                                            


Selin ise Bilfen'den başka yerde mutlu olamazdı:öğrenmeyi ve hızlı tempoyu seven bir çocuk.

Dün,gözleri dolu dolu andı okula dair özlemlerini.

Anılar anılar anılar..peki ama neden böyle canlanıp karşımıza dikildi o anılar?
Anlatacağım.

Vildan aradı 3 gün önce. Bilfen velilerinden sevdiceğim bir hatun.
2 senedir görüşmüyoruz; safi benim eşekliğimden.
Sesini duyunca neşeyle başladığım konuşma onun tedirgin sesi ile kesildi.

Haberler mutlu,haberler neşeli değildi.


Bilfen'deki veli grubundan sevdiğimiz bir arkadaşımız vefat etmiş.

Bilfen'de 3-2-3 sistemi vardı.Çocuklar ilk 3 sınıftan sonra harmanlanıp 2 sene birlikte okuyacakları yeni sınıfa geçer sonra tekrar harmanlanarak 3 sene başka bir sınıfta okurlardı.Bunun getirilerinden biri olarak herkes herkesi tanır,herkes herkesle arkadaş olurdu.

Haberi, bende telefonu olan bir başka veliye ilettim ve kısa zamanda hepimiz öğrenmiş olduk.

Bir arkadaşımın cenazesine ilk katılışımdı.
Selin'in katıldığı ilk cenazeydi.
Cenazeye çelenk gönderen Bilfen'i bir kez daha takdir ettim.
Çocukların okuduğu dönemdeki okul müdürü ve öğretmenlerinin bir kısmının ktılarak annelerini kaybeden eski öğrencilerini kucaklamaları zaten hüngür hüngür ağlama halindeki bendenizin yüreğinde sıcacık duygular bıraktı.
Eski okul arkadaşlarının yanısıra yeni okullarındaki arkadaşları da annelerini kaybeden ikizleri kucaklıyor ve ne yapacaklarını bilmezlikleri ile kocaman boyları olsa da çocuk kalplerinin asıl olduğunu ortaya koyuyordu.

Detaylara girmeyeceğim.
Detaylar acı..çok acı

Annelerini kaybeden ikiz kardeşleri yürek yana yana izlerken kaşları sakal gibi olan bir adam geldi yanımıza. (Şakirin Camii avlusundayız.)

-Kadınlar, bak cenaze namazı sırasında erkeklerin arkasında duracaksınız ona göre.Sonra oyunbozanlık olmasın.Allah size böyle emretmiş.Erkeklerin arkasında sizin yeriniz.

Neye uğradığımın şaşkınlığı ile adama bakakaldım. Yanımdaki hanımlar cenazeye hürmetlerinden seslerini çıkarmadılar ve başlarını çevirdiler. ..ama arkamda bir adam, kaşı sakal kılığında olana cesaret vermek istercesine kalın ve gür bir sesle "tabii tabii , ya ne olacaktı?Allah razı olsun" dedi.

Gözyaşlarımı silip usulca başımı adama çevirdim:
-hass...

...cenazedesin Kadriyeeeeee camiidesin Kadriyeeeee...

-binallaaaaahhhhh!!!!

İkizlerden birine yoğunlaştı yine dikkatim,acı öfkenin alevini siliverdi.

O anda bir adam geldi..Camiinin arka tarafına geçtik hanımlarla
Orada 10 dakika bile kalamadık.
Başka adam geldi, ileride öğle namazı kılacaklarmış...önlerinde duramazmışız.Nazamları bozulurmuş.
E bakmasın milletin totosuna,eğsin başını kılsın namazını  tövbe tövbeee..diyemedim.Ön ile arka arasında cenazelerin bulunduğu ön tarafa yakın durduk. Cenaze namazı başladı.Bizi oradan da kış kışladılar.Kıbleyi kapatıyor muşuz.

Behey ne talihsiz bir şey kadın olmak camii avlusunda.
Bir dahaki cenazeye paten takıp gideceğim.

Gide gele yoruldum, zaten ağlıyorum iki gözüm iki çeşme bulanık her yer.Bir gönlüm net bir gönlüm dingin.

Göz ucuyla kızımı kolluyorum ama annesizi teselli ederken annesi olarak yanına gidemiyorum.
Bu beni daha da kahrediyor..gidenin  ardından ayrı , kalanın gönlü kırıklığına ayrı ağlıyorum.

Helallik alındı,namaz kılındı  defin işlemi için yola çıkıldı.
Selin'in gitmesini görmesini istemedim.
15 yaş, bir evladın annesini toprağa vermesine şahitlik için erken dedim.
Ölüm,hayatı öğretecekse ona..kızım bu dersi aldı.
Dostluk ve vefa adına da yapması gerekenin ödevler okul vb günlük geçici şeylerden ne kadar üstte olduğunu anladı.

Ama o arkadaşının elini bırakmadı.


Ben de diğer annelerle birlikte güvenli bir mesafeden onları takip ederek defin alanına gittim.


Kadınlar..ahhhh olmaz olası kadınlar yine uzaktı alandan.Beyler kazdı-okudu-toprağı attı.

Hayat kendi ritminde akmaya ve yaşama adapte olmaya mecbur eder ya insanı. Koştur koştur  o gün iki sınavı olan Selin için rapor bulmaya gittik. 

Raporu aldıktan sonra Üsküdar meydanda bir an durduk kızımla..gözlerinden yaşlar boşandı.
Hiç ağlamaması beni ürkütmüştü..rahatladım.
Sonra gözünün kenarındaki yaşı kollayan annesinden kopup giden ikizlerin mahzun yüzleri düştü gönlüme..kızıma sarıldım,ağladım ağladım ağladım.



30 Mart 2015 Pazartesi

Diyeceğim O ki...


Nehir'i antrenmana götürdüğüm o hafta sonunda moral eksi bakiyede, dünyaya küs bir halde Sağlık Meslek Lisesi'nin salaş kantinine gidip oturdum.Salaş yerleri lüks mekanlardan daha çok severim ben, salaş kıyafetleri pahalı markalardan bin kat fazla sevmem gibi.

Elime Aşk ve Gurur'u aldım, bir masaya "çöktüm" ve zaten tanıdığım olmayan insanlarla göz temasımı kesmek için aceleyle aldığım çayı masanın üzerine koyup gözlerimi kitabıma indirdim. Gözlerim aşina satırlarda gezse de içimde bir hesaplaşma, öfkeli seslerin düşünce koridorlarımda yankılanması ile yaşadığım karmaşa asıl baskın olandı.

İş bulamadım.
Bu berbat bişi.

Hayatta para ile mutluluk olmaz diyenleri bulup parasız da olmuyor demek istiyordum.O gün ve ana ait değildi sıkıntılarım.Gelecek günleri düşünüyordum ve  gittikçe çatılan kaşlarım öfkemin tek dışa vurumu oluyordu.

-Merhaba..dedi bir ses.

Başımı kaldırdım baktım, karşı masamda çay içen iki hanımdan biri seslenmiş. İyice baktım.Yok, tanımıyorum.Kendimi tanımıyorum ki onu tanıyayım. Davet yinelendi.

-Merhaba?
-Merhaba..dedim kararsızca.
-Masamıza gelmek istemez misiniz? Beni hatırlamadınız sanırım.Vakıfbank voleybol okulunda çocuklarımız aynı kurdaydı.
-A..tabii. Hatırlayamadım bir an, çok özür dilerim..diyerek kıvırmaya çalıştım. Kahverengi gözlerdeki anlayış ve dostluk reddedilir gibi değildi.

Yanındaki hanımın yüzünü neden sonra fark ettim. Nazik ve dostça bakışına uygun ince, hem şen hem hüzünlü bir sesle konuşuyordu. Kafamı toplamaya ve ne konuştuklarını anlamaya çalıştım.Tamamı ile otomatik pilotta uçuyordum, iş konusu ve getirdikleri ,üstüste gelen hastalıklar o kadar içine gömüldüğüm bir konuydu ki konuşulan başka her şey anlamsızlaşıyordu.

Sonradan o gün hakkında konuştuğumuzda "o kadar ümitsiz ve üzgün görünüyordunuz ki size seslenip derdinize ortak olmaktan başka bir şey istememiz imkansızdı" diye anlatmıştı "B" Hanım halimi.

Sohbet nerede başladı nasıl devam etti bilmiyorum. "B" Hanım ile aynı yaştaymışız aynı zamanda işsiz kalmışız. Yine de "ben de neler yaşıyorum" "bi tanıdığım var o daha beterini yaşadı" gibi beni deli eden köse sohbetlerden uzak dikkatle, gözlerini hiç kaçırmadan gözlerimin ta içine bakarak gönlüyle dinledi ve anladı beni. "F" ve "B" den yayılan sevecen, pozitif elektrik elle tutulurcasına yoğundu.

O hafta Kadıköy'de bir yerde buluştuk uzun güzel ve rahat bir sohbet için. Üzerime güzel bir şeyler giyip, makyaj yapmayı ne çok özlemişim. "F" ile iş yerinde ne çok benzer şeyler yaşamışız, incinmişliklerimiz benzer , kararlı duruşumuz neredeyse aynı imiş. Sohbetleri ile bir şeylerin değiştiğini, hayatıma anlattıkları ile ayrı dinleyişleri ile ayrı  şeyler kattıklarını görebiliyor ama adlandıramıyordum.


Bir kaç gün sonra yine Kadıköy'de Hilton DoubleTree 'nin en üst katında o eşsiz panaromada çay içtik "B" Hanım ile. Konuştuğumuz konulardan ziyade anlatımındaki içtenlik ve sesinin bir müzik gibi kulaklarımdan akıp gidişi, öfke ile pas tutan-çirkinleşen köşe bucaklarımda bilmeden gezinip beni arındırışı kaldı aklımda.


-Size bir kitap getirdim , bana bir hayli faydası olan bir kitap bu ama eğer kabalık addetmezseniz, benim için önemli olan yerleri size gösterebilmek adına minik post it'ler yapıştırdım...dedi. Sonra endişeyle ekledi "zorlamış gibi olmam değil mi?"

Henüz tanıdığı biri için girdiği bu zahmetin güzelliği ile aydınlandı yüzüm.

-Olur mu öyle şey..çok mutlu oldum. Teşekkür ederim.

Bana verdiği kitap, hayatımda inanmanın ve tesadüflerin yerini hatırlamama neden oldu ve kitapta da denildiği gibi "bu kitabın bana verilişi de tesadüf değildi"

Sonra sözler sözleri, paylaşılan minik kar tanelerinin yarattığı çığlar birbirini izledi.

Onları tanımanın her dönemecinde biraz daha sevdim ve hayatımda oldukları için biraz daha sevindim.

Sonra, izin almadığım için henüz ismini veremediğim biri aradı beni buralardan. şaştım kaldım. Telefonda yapılan, senelerdir tanışıyormuşcasına sıcak, tatlı,içten ve hoş sohbetler ile bir dost ele daha temas etmiş oldum.

Siz kendinizden vazgeçmedikçe hayat da sizden vazgeçmiyor. Hiç beklemediğim anda bana uzatılan bu dost eller, istisnasız hemen her gün  olumlu -sevecen dokunuşlarını benimle paylaştılar.Bu "umudun ve inanmanın" geri gelişi ile hayatın güzel rüzgarlarla seyreden bir gemiye dönüşmesini onlar sağladı.

Diyeceğim o ki, kızgındım küskündüm ama yine de gönlüm umudu çağırmış olmalı, yine de sevmeyi sevişini hatırlamış olmalı ki hayat bana benim kontrolüm dışında gonca güller, bahar neşesi dolu gönüller bahşetti.


Diyeceğim o ki, inanmak yaşamın en temel belirleyicisi ve ben mutluluğa hep inandım.

Diyeceğim o ki...blog dünyasının satırlarında bulduğum ve taşıdıkları her rengi ayrı sevdiğim güzel insanlar;iyi ki varsınız.

Diyeceğim o ki..mai renklerin en güzeli.



4 Mart 2015 Çarşamba

Herhangi


Aslında beşbin yıllık arkadaşız biz.
Ama ben yüzlerce yıldır evine gitmedim..evveli de epitopu 2 ya da 3 kezdir gidişim.

TRT'ye stajyer olarak gittiğimde atom karınca gibi bir asistanı vardı prodüktörümün. Hep tebessümlü yüzünde ciddi bir ifade..tıkır tıkır tıkır tıkır her işi  ötekine bağlar, bütün işleri kusursuz yürütürdü. Bana da hem abla hem bir üstüm olarak davranır, şefkat ile disiplinin sevecen bir karışımı ile yoğururdu. Severdim onu, hem de pek çok.

Bir gün montaja gittik.
İnsan bilmediğine hayrandır ya...
Ay dibim düştü o bilmem kaç inch bantlar, koca koca cihazlar, bantların şakırt diye geçirilip iz takip eden makaraları filan..Allah'ım sana geliyorum diye basacağım çığlığı da olmuyor işte.




Montajcı ile bizim asistanın muhabbeti pek sıcak pek güzeldi.Onlarla dost olabilmeyi diledim kalbimden.Şimdi bakıyorum ve görüyorum ki iş hırsı olmamış benim içimde hiç bir zaman...dostluğa, insanaymış azmim hep.

Koridorda muazzam bir parfüm kokusu olurdu bazen çıktığımızda..anlardık ki Attila İlhan oradaymış. Onu görürdüm bazen, çekimlerinde stüdyoyu gören rejinin bir kenarına, bana bir şey denilmemesi için dua ederek bir kedi misali sessizce sokulur; fark edilmeyeyim diye, bir pigme kadar oluşuma şükürler edip kımıldamadan durarak  onu dinlerdim.


Attila İlhan'ı dinlemek..Hayat bana hiç adil davranmadı..hep şanslıydım ötekilerden :))

Seneler geçti aradan..hani bakayım: tastamam 8 sene.

Başka çalıştığım bir yerde çok sevdiğim bir dost edindim. Hem de tamamen tesadüfen bir araya gelip tanıştığım bir dost. Yaşa başa bakmadan tam kanki moduna girdik .Zamanlar sonra öğrendim ki, o montajcı hanımın eşi çıkmasın mı benim kanki? Şaştım kaldım.

Sonra film koptu sonra yeniden başladı sonra kopar gibi oldu,o eşinden ayrıldı benim kanki yalan oldu filan derken 26 sene sonra geldiğimiz noktada nefesinde huzur bulduğum, derdini derdim bildiğim biri o hayatımda. Tamam azıcık çatlak, azıcık tuhaf,azıcık inatçı filan ama..o huylu, ben huysuz...seviyorum işte n'aapim?

Akşam, ÇYDD'nin paneline gidecektim, ondan rica ettim Nehir'i okuldan sen alabilir misin diye. Nehir, onunla olmayı çok ama pek çok seviyor. Öyle özel bir iletişimleri var ikisinin, kedi sever gibi seviyorlar birbirlerini ; sormadan, konuşmadan, yargılamadan, sahiplenmeden sadece çok severek sevmek yaptıkları. Panel sonrasında "nehir'i nereye getireceksin Üsküdar'a indim" dedim. "Eve gel istersen " dedi.

Yazının başında da dedim ya:
Aslında beşbin yıllık arkadaşız biz.
Ama ben yüzlerce yıldır evine gitmedim..evveli de epitopu 2 ya da 3 kezdir gidişim..

Bu sefer "olur" dedim ve ben seneler seneler seneler sonra ilk kez evine gittim.

Kibrit kutusu kadar bir evi var, koca yüreğini nereye sığdırmış bilmem. Az eşyanın verdiği huzur, her şeyin yerliyerinde olmasının verdiği rahatlık ve sizi gördüğüne memnun olduğunu anlatan bir çift pırıltılı göz ile demlendim.


Az oturdum, az konuştuk,limonlu çay içtim 2 bardak.
Sonra akşam oldu..ayrıldık birbirimize sarılarak.

Kocaman mutluluklar için ovalara dağlara gereksinimiz yok aslında.
Herhangi bir küçük dokunuş,farkına varış...


Beşbin yıldır buralardayım
Akşamın renkleri Üsküdar'da nadiren bu kadar güzel oldu.


15 Ekim 2014 Çarşamba

Hacıyatmaz...


Bir gün çocuğunuz başka şehirde üniversite filan kazanırsa, sakın bir yakınınızın yanına vermeyin onu. Bırakın yurtların soğuk koridorlarında kendini ısıtacak dostluklar kurmayı öğrensin, bırakın bacakları henüz güçlüyken dik yokuşları tırmanmayı öğrensin ve bırakın yoklukları tanısın ki ileride şükrü gönülden öğrenmiş olsun.


Vezneciler Kız Öğrenci Yurdu..1500 tane 19'larında kız çocuğu. Tam bir "hamdım piştim yandım elhamdülillah" sokağı.

Çıplak koridorlarını, bit kadar odasındaki tıkışlığı,kaşındıran battaniyemizi,pembeliğinden utanan pembe ya da değişim günü pembeyi verip yerine aldığımız, bir kaç yıkama sonra adımı değiştirip gri olacağım diyen mavi nevresimlerimizi severdim. Bir çay almak için 2 uzun koridor 3 kat merdiven bir koca avlu ve bir kısa koridor yürüyüp o çayı aldıktan sonra aynı yoldan odaya dönmenin anlamsızlığını, soğumuş çayımı yudumlamayı severdim. Suların kesik olduğu zamanlarda kaloriferden su boşaltıp o tiksinç suda saçımızı yıkayacak kadar neşeli bir gençlik yaşamayı severdim.

Elektrikler kesildiğinde bu 1500 kızın aynı anda attığı çığlığın Bayazıt'tan duyuluşunu severdim. 

Birimiz hasta olduğunda tıptan öğrenci arayışımızı,iğneyi hemşirelik öğrencisinin vuruşunu,veteriner öğrencilerinin kedileri doğurtuşunu hep beraber izlemeyi severdim.

Açken paramızı birleştirip aldığımız döner ekmeği 6 pay edişimizi severdim. 
Açlığımıza ürettiğimiz çözümleri severdim.


Ben, fal bakardım iskambil kağıtlarından.
Sigara satardım tane usulü
Orkid satardım tane usulü, gece yurttan çıkış yasakken mecburiyetten orkid arayanlara
Jeton satardım sevgilisini özlemişlere anne kokusuna hasret kalmışlara karaborsa
Sağda solda bırakılmış boş kola şişelerinin depozitolarını biriktirirdim.

Ya da içimizden birine sevdalanmış, "taze aşık" bir delikanlı bulur sevgilisiyle yemeğe gittiğinde tesadüfen eşlik eder sonra bol keseden atıp tüm hesabı ödemesine "ay ne gerek vardı"larla izin verirdik.

Aç kalmazdık...

Hayat zor, yokuşlar dik,gönüller gençti...severdim yaşamayı.

Şimdi soyadı bir yana dursun adını bile hatırlayamadığım kaç arkadaşımı gece acile kaldırdım ben..Çapa'da Cerrahpaşa'da birbirimizin başında sabahlamalarımız..onca acı yokluk zorluk içinde baş tacı edip çamura düşürmediğimiz aşklarımız...gece "ölmez di mi" korkularımız, sabah "doktor ne yakışıklıydı beaaa" geyiklerimiz...cayır cayır yanmayı severdim ben.

Di ve ben Heybeli Ada'da..sene 88
Hiç unutmam ,İstanbul'daki su yokluğundan fenalık geldiğinde seferlerin birinde, ilk ataması Erzurum olan ablamın yanına gitmiştik otobüse atlayıp Di (Dilek) ile ... Ablam beni görünce gülümsemişti tüm sarsukluklarımı hoşgören sevecen abla gülümseyişini takınıp. Di ile o kadar uzun kalmıştık ki banyoda,kapı şişmişti buhardan. Ertesi gün geri dönmüştük .Gençtik, yollar uzun zaman boldu,yorulmak kavramı henüz uğramamıştı semtimize.İstanbul'dan Erzurum'a bir banyo için gidişimiz mevzu değildi de ertesi gün okula saçlarımızı savurup gideceğimizi konuşuyorduk keyifle.

Eylemlerde yurdu basan çevik kuvveti "yurda erkek girdi heyyooo" çığlıkları ile içeri hapsedişimizi ve gergin ortamın kahkahalara boğulmasını severdim...

Birileri aşkının kahrından odaya rakı masası kurmuş demlenirken kendi ranzamda Yasin okuyuşumu, o rakısını ben duamı bitirince birbirimizin omuzunda aşklara ve hayata ağlayışımızı severdim.

Ramazan geceleri sahur yemeklerine herkesin doluşmasını, bir Halley bir kola ile sahur yapışımı severdim.

Bayazıt kulesinin tepesindeki ışığın renginden ertesi günkü hava durumunu öğrenip giysi seçişimizi severdim.

Özel günlerde AGS kreasyonunun sınırsız seçenekleri ile donanmayı ya da donatmayı severdim.(Arkadaş Giyim Sanayii)

Odaya yeni gelenlere lezbiyen taklidi yapışımızı, ilk gece yanına süzülüp ödünü kopartışımızı severdim.

Beş para etmeyen genç kızlardık..beş para etmeyişimizi severdim.

Ruh çağırdığımız geceler korkudan tuvalete 6 kişi birden gidişimizi,sırayla birbirimizi bekleyişimizi severdim.

Hayallerimiz vardı kimimizin mutlu bir yuva,kimimizin parlak bir gelecek üzerine..hayallerimizi ,hayal kırıklarımız kadar çok severdim.

Haşim İşçan'dan gelirken uzun karanlık bir yol, ardından iki film birden oynatan malüm sinemalardan birinin önünden geçer yurt kapısının önünde bekleyen seyyar satıcılar,minibüsçüler ve bilimum abaza sürüsü arasından sıyrılır kimlik kontrolü sonrası yurda girerdim..o demir parmaklıkların ve çıplak taşlığın verdiği güveni ,yuvama girmişim duygusu ile çok severdim....

Ben, hiç olmanın hep oluşu getirdiğini yurtta öğrendim ; ben kendimi yurtta buldum..çok sevdim.



11 Eylül 2014 Perşembe

Benimle Yürür Müsünüz?

Annemler 87'den beri İstanbul'da olmama rağmen alışamadığım tatlara mecbur kalmayayım diye düzenli olarak tereyağ ve ekmek yollarlar bana. Gönderiyi almak için evden Harem'e yürürüm hep. Bu yürüyüş, herkesin içinden geçtiği ama  saygıyla karışık bir özlem hissettiğim bana özel ayrıntıları içerir. Bu kez, oralardan geçerken sizin için fotoğrafladım beni mutlu eden bu ayrıntıları.







Güneşin ,Selimiye'deki temiz kaldırımlara vurmasın severim her zaman. Çıplak ayakla yürüme isteği uyandırır içimde ama yapmadım hiç bugüne kadar.



İşte orada duruyor arkadaşım..ne çok özlemişim onu. Selimiye Camii bahçesindeki asırlık çınarlardan onu seçmiştim yıllar önce. Her yaprağını her dalını sevdiğim,  yapraklarının hışırtısına dallarındaki rüzgarın sesine sevdalandığım, suskun sohbetlerimin ortağı,derdimi anlattığım derdini dinlediğim dostum o benim. İzlemeye doyamadım senelerdir. Bu seferki kavuşma da gözlerimi doldurdu sevinçten.Ona bir isim koymayı denemedim...takma isim yakışmayacak kadar kişilikli bir arkadaş o. Aynı bahçede çocuklarımla tanıştırdığım ve onların da dost edindiği başka asırlık çınarlar var.





Eskiler dökülen yaprak kadar insan ölür derler sonbahar için..İşte geldi sonbahar benzersiz güzelliği ile.Yerdeki yapraklara hayran bakmamak mümkün mü?


Özlemle dokundum koca gövdesine.Avuçlarım bir süre dayalı kaldı .Sakinleştim,huzur buldum.Kulaklığımda Vivaldi'nin Winter'ı, çevremdekilere aldırmadan görüşmeyeli ne var ne yok anlatmaya koyuldum.


Gitmem lazım ama çevresinde dolaştıkça her ayrıntı beni onunla orada kalmaya zorlayacak kadar güzel. Her adımda seni yeniden keşfetmek ne güzel arkadaşım diye fısıldıyorum.Rüzgarı şefkatle dolaşıyor saçlarımın arasında.


Hey koca çınar,asırlık yapılar. Mermer eşik bile eğilmiş yüzlerce yıldır adımların yükünden. Müthiş bir şey o eşikten yüzlerce yıldır adım atanlardan biri olmak.Her geçişimde sevecen izlerim mermer eşiğin kavisinin anlattıklarını.


Gitmeden önce son bir kez dönüp bakıyorum ağacıma. Camii'nin  sizi olduğu gibi kabul eden sessiz huzuruna açılan kapısı (ben insanlarla muhatap olmayıp onları görmezden geldiğim için öyle algılıyorum aslında) siz nasıl görmek isterseniz öyle. Yarısı açık , beni çağırıyor da diyebilirsiniz yarısı kapalı beni istemiyor da diyebilirsiniz.


Çıkışta davetkâr iki yokuş var. Kışın extra eğlenceli bir hal alan bu yokuşlardan ilki Harem yönüne,Selimiye Kışla'sının duvarlarına doğru.


İkinci yokuş ise Çiçekçi tarafına devam edelim mi diye soruyor.Çarşamba günleri bu sokakta pazar kuruluyor.


Harem tarafındaki yokuştan indiğiniz zaman yolun devamında böyle, yolu oradan geçmedikçe kimsenin keşfetmeyeceği minik şirin yapılar ve yollar var. Kendimi özel hissediyorum orayı bilip yolda yürüdüğüm için.Bana ait bir güzergah bu, kendim keşfettim.Kulaklığımda artık Setkaliye var.


Boğazda bir yalı değil elbette ama eminim o balkonundan sarmaşık fışkırmış evin sahibi eviyle gurur duyuyor ve evini çok seviyordur. Neşeli bir ev diye düşündüm, çok hoşuma gitti.


Yol üzerinde gördüğüm bu sokak tabelası karşısında bastım kahkahayı. Hava bükücü Aang ile Su bükücü Katara burada mı oturuyor acaba ? En kısa zamanda çocuklarımla bir yürüyüş düzenleyip şımarık balkonu ve bu tabelayı göstermeliyim.


İşte yine mesajını gönül kapısının açıklığına bırakmış bir camii kapısı. Üsküdar'ın her köşesi tarih. Bu camii kaç yılllık diye baktım..1826!


188 yıllık camiinin önünden saygıyla başımı eğip geçtim.Eşya insandan uzun ömürlü..kimler geçti kapısından kim bilir?Kimi derdine kimi şükrüne şahit etmiştir o kapıdan geçişleri.Zaman...


Şimdilerde Üsküdar'ın her yerinde bu reklam vb leri var. Reklamlar o toplumun gerçek seviyesini ama bunun yanında bir de sömürülen değerini gösterir derdi İletişim Fakültesindeki prof hocam. Misal:bulaşık reklamlarında kadın oynadığı sürece kadın erkek eşit bir toplumda yaşadığınızı sanmayın. Ve bilin ki sömürülen değer kadındır.Bu değerlendirme ışığında bu reklamlara bir kez daha hoşnutsuz bakıyorum.


İşte Harem'e geldim, mis kokulu tereyağını,babamın eli değmiş ekmeğini,annemin bize yaptığı reçelleri aldım. Artık eve dönme zamanı.